![]()
![]()
insan bazen içinin sesini dinler sadece, niye yaptığını bilemeden yola çıkar, yol onu sürükler hedefe doğru, insan birden bilinçaltının alıp getirdiği mekanda bulur kendini, kendini bir an kaybetmiş sonra yine bulmuştur, yol çeker insanı, yolculuk onun kanında var, sarkarak trenlerin kısık pencerelerinden, kaçarak şehrin inadına gürültülü inadına durağan ve kokan kaosundan, insan bazen kendini bu dünyaya ait hissetmez, ölümün ayak seslerini dinler, ötelerden duyum almaya heveslenir, çıkıp gelecek bir müjdeci gibidir o melek, kanatları altın sarısından. İnsan bazen istanbul içinde istanbulu arar bir başına, bir belediye otobüsünde çökelir arka koltuklardan birine yapayalnız, parasını vermeyi bile unutmuş bir halde, dalgın, öylesine, bazen niye ağladığını bilmez insan, bir ihtiyaç gibi kendini iç ülkenin sarp kayalıklardan aşağıya bırakır hüzün, ağladıkça rahatlar ve daha ağlamak ister, bu gözyaşı şöleni iyi gelir sahibine,
vakit geceye yakındır elbette, ışıklar istanbulu bir deniz kızı efsanesi gibi göstermeye iter görmek isteyene, sebebim yok, bayağılaşmış hayvani duygulardan sıyırıp yüreğin ince liflerini, boş kovanları toplayan çocuklardaki gayret inceliğiyle, sebebim yok, elimdeki son kitap son limanım gibi onu yiyecekmiş gibi okuyarak, sarı ışıkların, yeşil düşlerin giderek soluklaşması, eylülü aratmayan bir baharbaşı akşamı, bir bekleyen varsa da umursamadan, bir beklentiyi daha çok anarak, kaybettiğim iman mı, aşk mı, ölümüne üzüldüğüm içimin sahillerinde bir rasül mü bir kavga mı, sen asla unutmadığım kelimelerin hayat kaynağı, daha yalın yayla düzlüklerinden süzülüp gelen berrak köy ırmaklarından son bir seher şırıltısı, ayyuka çıkan böğürmeleri mutluluk sürülerinin,
belediye otobüsü hızlanmış, ayvansaraydan, uçan sihirli halı gibi süratle ve geçerek bütün rakiplerini, bizans askerleri mızraklarıyla surlara tünemiş, lale renkleri hayal meyal geceye dağılmışken, ey sen, kendini toplaman ne mümkün, nerede olduğun ne önemsiz, caizdir yaşamak,
caizdir sevgiliyi düşünmek bir an nöbet değiştirir gibi, sebep yok, sevgili: köylü çocukluğumuzun kovaladığı çığırtkan tavuk feriği gibi bıçağımızın parıldayan ucundan bin mil uzakta aklımızın keskin kavrayışı karşısında… caizdir yakalanmak, av olmak, hep ceylanların kovalandığı yanılgıdır, avlayan hep ceylanlardır, caizdir yaşamak,
ney sesinin sağanağı altında yıkanmak ve arınmak bütün kirlerinden, bütün fazlalıklardan, şimdi zebra çizgili derviş kıyafetiyle adam bir nefes daha asılırken neyden bir sağanak daha boşalıyor üstüme, elim mahkum, kaybediyorum bütün gerekliliklerimi, yaşımı mesela… çocuk oluyorum o tanrısal yanlarıyla çocukluğumuz adına üç nefes daha… elbiselerimi mesela, bir nisan sağanağı gibi bu, toprağın nefis kokusunu içine çekerek kendinden geçen kâğıthane şâirleri gelip geçiyor düşümden, nisan bir duyarlılık yüklüyor üzerimize, o yaşasaydı diyoruz,
kendimi bulduğumdur, mavidir elimi dokunduğum her boşluk, biri boşlukta çabalayıp savrulmamı istiyormuş gibi, lunapark çılgınlığına yeni alışan acemi genç bir süre sonra nasıl da bırakır kendini boşluğun cazibesine, ah o gondol deliliği, kendime gelişimdir, vakit umurumda değil sabah mı ikindi sapağı mı, mekan ilgimi çekmiyor otobüste miyim konferans salonunda mı, yaşıma başıma aldırdığım yok, her şeyim coşku, her şeyim suskunluk, ben coştukça susan ters bir adamım, ellerim kiraza başlayacak birazdan, kiraz dudaklarıma,
buluşmak istediğim arkadaşlarımı asla düşünmüyorum şu an, istersem onlara görünmeden program bitiminde çıkıp giderim, yine o otobüste en arka sırada ama bu kez kalbim oyulmuş içine cevher koyulmuş bir halde, hasta ama sağaltılmış, çekip giderim suskunluğumla, medine istanbulun taş duvarlarında gizlenmiş onu okşamak isteyenler habersiz evlerinde otururken ben bir osmanlı camisiyim kalakalırım şehrin akışkanlığı içinde şehir ergenliğin orantısız büyümelerine gark oluyorken dört bir yanımda, şehir kent oluyorken,
elinde ışıklandırma, sokak sokak yalnızlığı fotoğraflandırıyor bir sorumlu, elinde mevsim meyveleri yusufu sınamaya çıkmış gibi bir davetli karşılayıcısı, gül suyu dökülüyor en çocuk kokulunun en yakasından ensesinden içeri, çocuk boynunu içeri çekince kırılmış bir iki inci dişi ufkumuzda eyvallah, hasırdan dokuma veya dokununca eriyen kadifeden yapılma veya göz alıcı renklerle püsküllerle ufkumuzda, çantasından gül sarkmış küçük kızlar gelip geçiyor önümüzden, çantasından gül sarkmış bir küçük kız nereye gidiyor, gül kimde bulunuyorsa şimdi onu güzelleştiriyor, o çantayı mesela ilk başta güzel kılıyor ve çanta da hırkayı ve hırka da çocuğu ve çocuk salonu bir güzel kılıyor, bu salon hiç bitmesin diyorsunuz tıpkı otobüsteki o duygu, şimdi elimdeki gülü ayrımsıyorum, onu sımsıkı tutmuşum, kimbilir bana bakanlar da beni ne kadar güze görüyorlardır, bütün görünüşler aldatıcı olsa da, gül: aldatan en güzel görüntümüz, aldanmaya razıyız, caizdir avlanmak,
insan bazen çağrıldığı sesten memnun kalır, keşke hiç bitmeseydi bu çağrı, keşke ney üfleyen derviş kılık hiç gitmeseydi, arkadaşlarım beni bulmuş olmasaydı salonun o kuytusundan çıkarmasaydım başımı, keşke o gece orada eriyip bitseydim anıların yok olması gibi, gidip geri dönmeyen, irin dolu hayata savaşlara namussuzluklara kendi iç bunalımlarımıza paydos verip, metafizik bir yolculukta şaşırıp kaybolmak hızla giden bir uzay aracı içinde, hira mağarası ne muhteşemdi kim bilir, ilk yalnızlığım ilk aşkımdır, kırk yaşım kırık yaşım, yaşamak da baş ağrısı yapıyor anlaşılan, elimde akıl kelimelerim, sağlığım, geleceğim, kılık kıyafetim görüntüm, elimde dostluklarım, anlatılmayacak yanlarım, saklı şeytanlıklarım, elimde bilgilerim ilgilerim, elimde dünyalıklarım öbür dünyalıklarım, yanılgılarım, başladığım her şey ve belki de bitirdiğim, elimdeki her şeyi çöpe atıp ömrümün bütün anlarını kaplayacak uzun çok uzun süren tek rekatlı bir namaz kılmak istiyorum,
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı